Son on yılın belki de en sıcak yazıydı. Saat akşam dokuz otuzu gösteriyor, Çiço ve ben, İstanbul’un tozlu çöl sıcağına inat, tramvaya yürüyorduk. İnsanlar sokaklara dökülmüş, sosyetik Karaköy kafelerinden, mahalle kahvelerine doluşmuştu. Sigara dumanının boğazdan bir türlü geçmek bilmediği bu boğuk havada bile her köşede bir nargile tütüyor, genç bayanlar akmaya yüz tutmuş fondötenleri ve topuklu ayakkabılarıyla İstanbul’a meydan okuyordu. Sarmaşık kaplı sokakların tavanlarına rengarenk lambalar asılmış, birbirine sokulmuş çiçeği burnunda çiftler cuma gecesinin keyfini çıkarıyordu.
Benim de keyfim fena sayılmazdı aslında. Uzun zamandır görüşemediğim dostumla o her zamanki yerde oturmuş, fallar bakmış, içimizi dökmüştük. Oturup eski isimleri saymıştık beraber. Kimine isteyerek, kimine ‘ne olur gitme’ diyerek veda ettiğim, yüzü yıllara ve karanlığa karışmış olan eski ahbapları… Vapurlar kalkıyordu her çeyrekte. Eski ahbaplarım bir bir gelen teknelere biniyor, gün batımında İstanbul silüetine karışıyordu. Çiço ellerimi ellerinin arasına almış, Boğaz’a karışan damlalarıma kanmış uzaklara bakıyordu. Son vapur da yavaşça sokulmuştu iskeleye. Arkası dönük bir adam usulca kalktı sindiği banktan. İnce uzun bir gençti bu. Yüzünü denize dönmüş, yavaşça vapura doğru seyrediyordu. Çekingen adımlarıyla turnikelere kadar ilerledi yüzünü göstermeden. Çiço’ya teslim ettiğim ellerim karıncalanmaya başlamıştı. Gözlerime inanacak olsam, onlar onun bir yabancı olduğunu söylüyordu. Oysa burnum, etrafı saran bu esrarengiz kokunun sadece tek bir kişiye ait olabileceğini biliyordu. Uzun genç, birazdan diğer eski ahbaplarımla beraber bilinmezliğe karışacaktı. Ben olduğum yere çakılı kalmış, bir vedayla daha karşı karşıya olduğumu hissediyordum. Kotunun cebinden biletini çıkarıyordu, saniyelerse nankörce geçiyordu. Elini kaldırdı, tam biletini turnikeye basacakken durdu. Arkasına yavaşça döndü. Gözleri gözlerimi bir nefeste buldu. O’ydu. Yarım kalan hikayem… vapur iskelesinde, nereye olduğunu bilmediğim bir sefere, bir ‘ben gidiyorum senden’ bile demeden gidiyordu.
No comments:
Post a Comment