Thursday, December 29, 2016

Ah Magnolia

i.

ah, 
Magnolia!
ben ki senden çok uzaklara savrulmuş bir olta,
oltana takılmış istavrit,
suda çırpınan lagos,
demiri büken toriktim.

güzel kokun giriyordu camdan, perdem havalanıyordu,
tüllerin arasında beliren sen, dalgalara karışan yağmur,
güneşe uzandım ilk defa, ki ben bir garip yaban otu,
baharınla, çiçek açtım Magnolia.

ii.

ah,
durma hadi kaçır bakışlarını Magnolia.
beni tekrar gördüğünde bir yabancı olacağım karşında.
hayır suçu yağmura atma Magnolia,
düşen damlalarından taşıyorum,
balçık oldu yüreğim, bu kadar mavi bana fazla.
doğuştan bereketsiz toprağım, kırıklar tekrar yapışmaz Magnolia.

sarısın biraz pembe biraz turunca kaçmaktasın,
karanlığın çökmesinden önceki son notasın.
ama bizde serap diyorlar sana, pembe bulutlar yalanmış,
çölde doğmuşuz biz ve gözlerimizden akan sular kaynarmış.
belki rüzgarın şehrinde güneş gibi sırıtan beyaz bir ışıksın,
ama anlayacağın, sıcağın artık yetmiyor Magnolia.

daha filizlenmeden budarlar ağaçları bizim oralarda,
hatırlarsın belki zeytinlik yollarda,
çocuklar yürür, yalınayak kızgın asfaltta. 
ellerinde kazma kürek, dizlerinde yara bere, 
yüreklerinin üstüne üstüne basılmış,
çiğnenmiş bilmem olmuş kaç sene.
kafanı sallıyorsun, belli sen de biliyorsun.
o küçük ayaklılardan ne zaman kestin umudunu?
yoksa beyazına karışan o siyah petrol yığını ağır mı geliyor?
ürkütmek istemem seni ama, dön bak ellerine derim,
toz toprak var parmak uçlarında, yıkasan da derine yapışmış,
utanıyorsun anlam veremiyorum, ayıp mı ev diye içime bastığım bu kum?

şimdi şimdi görür gibi oldum,
yitip giden çocukluğun, bir günah gibi sakladığın kaderin.
yüreğindeki buruk ezgiyi bastırmışsın bas gitarın güçlü do’larıyla,
benim çürük ellerimi tutamazsın bundan sonra,
öyleyse sakın bana yaklaşma,
bohçamda bir ateş var, ateş düştüğü yeri yakar Magnolia.


iii.

ah,
bizim için araladığım kapı ceryan yapıyor artık Magnolia, 
ama durma, geç hadi,
seni hüzne buyur ediyorum.

gözlerimden akan kirli çamura aldanma Magnolia,
unuttuğun bir türküdür şimdi sana okuyacağım.
kulaklarını dolduracak bir yanık oğlan sesi,
gözlerine kaçacak ufak kum taneleri.
kil tabletlere yazılmış bir destandır bu,
memleketimin kayıp hikayesi.

bıraktığında yazdı, kuraktı.
yediğimiz ağır darbeden ağrıyordu kemiklerimiz,
sızlıyordu topraktaki çatlaklar.
bu fırsatı kaçırmayan levhalar tepinmeye başladı,
biz de isteruk biz de isteruk,
dedirtmeyelim dedik, dediler,
 sıra dağlar yükseldi anadolumda, öyle ki Magnolia,
sivri tepeleri gözlerimize batıyordu.
kırıklar derinleşti her geçen gün, yerinde durmaz ki levhalar,
cehenneme kadar yolu vardı Magnolia,
kardeşlerimi yutmaya kalktı utanmadan.

taşan derelerden, sel basan dar sokaklara,
sen de yüz ben diyeyim iki yüz,
koca koca çınarların gövdelerinde açılan yarıklar.
toprak ağladı toprak, çamurdu yerler,
arpaların boynu bükük, az biraz pirinç yetişiyordu,
ne midemizi ne acımızı bastırmaya yetiyordu.
bataklıkta aldığın her nefes, seni biraz biraz,
aşağı doğru çekermiş, bilmiyorduk Magnolia.

onlar sandılar ki, bu gürül gürül akan şelaleler,
onlarındır, hükmedeler.
bu dağ, taş, onlarındır, yıkar ortasından geçerler,
bu ormanlar da yine hep onların, yakar keserler.
onlar hep sandılar Magnolia, dünya ise herşeyi gördü.
bir öfke ki sorma, suçlu masum, 
öyle bir savurdu ki bizi dört bir yana
3 ay Magnolia,
pusulam göstermedi kuzeyi
kaybolmuştum Magnolia, elimden tuttun.

yerin altına girmemizi istedi, o,
bembeyazdı heryer, durmuştu zaman,
sanki 
gizledi günahlarımızı,
sanki
temizdik artık alnımız paktı
geride kalmıştı geçen günler
gökyüzü artık aydınlıktı, aydınlık mıydı?
o, biter sandı,
bitmez Magnolia.

iv.

ah,
yeni yıl,  
yetmeyen yıllar gibi, gelmedi neşeyle söz verdiğim gibi
gelmeyecek Magnolia, buz tuttu ellerim, üşüyorum 
güneş açmıyor,
yağmur bana kızıyor hep, mart geçmiyor.
dünya bizi affetmiyor Magnolia.

uzaklardan bestelediğim şarkılara benzemiyor istanbul
inandığın gözlere düşmüş sis pus
belgrat’ta göz gözü görmüyor 6 dan sonra
evin yolunu bulamıyorum Magnolia
sarı ışıklı arabalar dans ediyor
kol kola girmişler, sesleri kesilmiyor. 
kahkahalardan sızan egzoz, namlu ağızlarında beyaz mendiller,
her sevişmede yer kırmızı oluyor Magnolia.
kırmızı bitmiyor sokaklarımda,
demir sopalarla it kopuk hükmediyor sana 
ey yüce Konstantinapolis,
sen de mi affetmedin bizi,
cesur ol da yüksek sesle söyle, 
bizimkiler o barbar ağızlarına alamıyorlar ama
biliyor cümle cemaat; 
kırmızı bir alışkanlık oldu burda.

v.

ah,
gözlerimin camları buhar yaptı buz tuttu sağı solu belli değil
kış bitti yaz vakti
geldi, geldi mi
küçüktüm büyüdüm,
büyüdüm, yine büzüştüm
kalktığım gibi ayağa 
önce yeri 
sonra cenneti öptüm

 ah,
Magnolia,
Senden sonra ben soluk bir ruha büründüm.

Thursday, November 17, 2016

Ellerin Üzerine Bir Söyleşi


ı.

Aniden parmakların belirdi, 
Karanlıktı.

Dertliydiler ağlayamamaktan.
Hep daha fazla tutku arayan dokunuşlarla,
Körelen tenlerden bıkkın,
Hapis olmuş duygulardan çaresiz,
Tadılmamış dudaklardan kırgındılar. 

Karanlıktı,
Aniden beni buldular.


ıı.

Geçmişe doğru bir yolculuğa çıkardın beni,
Anılar denizinde süzülür gibiyim.
Vakit gece, ay yeni, yıldızlar umarsızca parıldıyor.
Deniz, demir gibi keskin soğuk.
Kesilen parmaklarımdan akan kan donuyor.
Ya akan kırmızıdan, 
Ya da bedenimi saran dondurucu hissizliktendi,
Öldüğümü farkettim.
Sinsice bedenimi saran su,
Buz gibi su,
Ölüyorum dedim,
İçime mayhoş bir ateş düştü.

Ateş sendin çizgilim.

ııı.

Bulutlar toplanmaya başladı.
Oysa hava,
Heptendir aydınlıktı.
Başta çekingen,
Sonrasında bir o kadar da yüzsüzce 
Yağmaya başladı yağmur.
Damlalar toprağı deliyor,
Yeni tomurcuk açmış dalları yarıyor,
Filizlenen çiçekleri kırıyor,
Karıncaları çıktıkları deliklerine
Mezarmışcasına gömüyor.
Beraberinde damlalar üstüme boşalmaya başlıyor,
Sadece ben ıslanıyorum,

Yanıbaşımda Güneş açıyor.
Ben hala ıslak,
Ben hala kara bir bulutun altında,
Kindar bir dağın yamacında,
Üşüyorum.
Dağ artık öfkesine hakim olamıyor,
Dünya hıncıyla bana kükrüyor,
Bulutlar küle boğuluyor,
Ben boğuluyorum.

Artık üstüme boşalan yağmur,
Gri, sitem dolu.
Artık üstüme yağan yağmur,
Karanlığa gömmeye hazırlanıyor beni.
Artık üstüme yağan yağmur,
Sen değilsin,
Mavi değilsin.
Gri ve kirlenmişsin.

ıv.

Göz altlarındaki kırmızı artık ruj değil.
Gözlerin mavi değil, 
Sarhoş bile bakmıyor.

Bunu ben yaptım,
Çünkü seni bıraktım çizgilim.

Engin denizlerin de yok artık,
Yerini ıssız çöllere bırakmış çocukluğun.
Kurumuş her damla yaşın,
Yanıyor göz pınarların.
Bacağın yeminli artık,
İstesen de,
 Karışan parçalarını geri alamazsın.

Ufak bir takas yapmıştık,
Ebediyetle şakalaşmıştık. 
Terk edişimin anahtarını,
Kulağına küpe yapmıştık.
Bense, çizgilim,
Kemiklerinden bir kolye yapmıştım.
Kırılganlar, söylemiştin.
Dikkate almamıştım.

v. 

Son bir kez daha boşalmaya başladı yağmur,
Kara bulutun altında bu sefer,
Sen ve ben sarılmıştık.
İçime bastım seni çizgilim.
Mavi beyaz oldu ruhum yatağın gibi.
Ve son bir kez daha hatırladım,
Bana çaldığın balo müziğini,
Çocukluğumla dans edişini.

Sen kafanı önüne eğmiş uzaklaşırken,
Arkandan bağırmak istedim.
Dilim tutuldu,
Dizlerim kilitlendi.
Dağ gürledi,
Damlalar şiddetlendi.
Yanımdan geçen solgun bedenler koş dedi.
Yapamadım.
Korktum çizgilim,
Artık sarhoş bakmıyordun bana,
Affet beni.







Saturday, October 1, 2016

varoluşum yokuşu temalı

i.

Böyle midemde bir şey var sanki, 
Dün geceki rakıdan mı, 
Benden mi kaynaklı bilemiyorum.
Midemde bir kıpırtı var, 
Buraya geldigimden beri çözemiyorum,
Duramıyorum,
Durunca düşüyorum.
Çok kanat çırpınıyorum zifire batmış kanatlarımla, 
Çıkmaya çalışıyorum balçıktan ama,
Çok yoruluyorum.
Bilmiyorum ne kadar dayanacağımı. 
Biliyorum yolun beni nereye gotürdüğünü.

Korkularımla nefes alıyorum.
Acı soluyorum,
Ölüm veriyorum.
Nerede oldugumu bilemiyorum.
Bazen ışıklar çok parlak,
Bazen bulanık ve ağır kokuyor omuzlarım ağrıyor.
Göğüs kafesim yanıyor,
Burnum kanıyor,
Ben kanıyorum…

Aynaya baktığımda gördüğüm yüz ben değilim,
Kendimi tanıyamıyorum.
Kendimi baştan yarattığımı sanırken,
Yavaş yavaş parçalanıyorum.
Var olacağım diye haykırırken, yokluğa gömülüyorum…


ii.

Eski hatalarımı tekrarlıyorum,
2013 yazında küçük bir kızken daha,
Uyanırdım her sabah bulantıyla.
Önceki akşamın kalıntıları bedenimde,
Morluklar bacağımda,
Çürükler ruhumda…

Aciz bataklığımda,
Talaş dolmuş ciğerlerimle tutunmaya çalıştığım her yanlış adama,
Bir gece olsun daha az yalnız hissetmek uğruna bıraktığım armağanlarla;
Biraz votka,
Az da bira dolu kusmuğumda,
Yüzüyordum.

Tutunacak elim kesilmişti, 
Elimi kendisi kesmişti.
Boğuk sabahlarımın aydınlık sesi susmuş,
Benim kulaklarım hep sağır olmuştu,
O bundan istifade edip karanlıkta kaybolmuştu.

iii.

Bir dost fısıldamış bu dizeleri bana:
Sana baktığımda,
Gördüğüm küçük kızın ayakları cam kırıklarına
Basmaktan kan icinde ama,
O utanıyor. 
Kesiklerinden sızan kırmızıdan,
Etrafa bulaştırdığı-

O dost simdi çok uzakta.
Geçen gece yine fısıldadı bana,
Sordu:
Çok mu aciziz biz?
Acıyor mu bize bakan gözler?
Ayıplıyor mu kanamaktan bulaştığımız pisliği?
Talaş mi gerçekten üzerimize yağan lanet?
Nerede çocukluğumdan kalan hatıralar?
Gözümden akan mavi,
Ellerimde kalan tutam tutam kara saçlar…


iv.

Yabancı bir yansıma bağırıyor bana,
Masallardan bozma bir kıta,
Soğuk bir dil yapışmış boğazıma,
Nefesim kesik kesik,
Beyaz ışık gözlerimi yakıyor.

Mutluluk kafes.
Elinde pamuk helvasıyla şımarık bir cocuk,
Üst raftaki en pahalı oyuncağı istiyor.
Bağırıyor avaz avaz parmağıyla gösteriyor.
Tepiniyor çünkü onu istiyor,
Çünkü aynısından var herkeste,
Evinde var aynısından- biraz daha eskisi belki de

Yanında duruyor bir zavallı
Sokak çocuğu. 
Sitemli,
Gözlerinde kin var biraz hırçın.
Pusuda bekliyor,

Haklı.